Ah, o çocukluğumda yediğim tarhana… Salçalı ekmek, dede aşı, otlu börekler… Bugün gibi burnumda tütüyor, der susarız. Tarhananın kokusu yalnızca bir çorbanın değil, geçmişin de kokusuydu. Belki de o günlerin sırrı kullanılan malzemelerde değil, sofralara sinen sevgideydi.
Yaşımız yarım asrı geçti. Zaman var, imkân var ama o tatlar yok. Gözümüz uzaklara dalar; beynimize kazınan o anıları koklar, tadar dururuz. Ne yapsak da çocukluğumuzun tadını bulamayız.
Bahçedeki domatesin, biberin, patlıcanın; tarladaki kara karpuzun, karagöz börülcenin tadı bir başkaydı. Pamuk tarlalarının arasında kavun, karpuz, şemame (kokarca kavun) arar; bazılarını yıkamadan, elimizle kırıp yerdik. Damak tadı ağzımızda, ağız tadı evimizdeydi.
Bugün her şey ilaçlı. Sebzeler, meyveler, hatta hayatlarımız… İlaç, ilaç, ilaç… Acaba günde kaç ilaç içiyoruz? Elimizi şakağımıza koyup bir düşünelim. Sonuç ortada: Hastaneler dolu, insanlar gergin, herkes birbirine yabancı.
Telefonlarımız var ama sohbetimiz yok. Toprağı bilmeyen çocuklar, telefondaki oyunda çiftlik kurup hasat yapıyor. Kafamızı ekrandan kaldırdığımızda elimizde kocaman bir sıfır kalıyor. Telefon yenmiyor ama yemeği yirmi dakikada kapımıza getiriyor. Hareket yok, emek yok, paylaşma yok.
Oysa çocukluk tatları yalnızca yemek değildi. Anne-baba kokusuydu; evin rutubeti, sokağın tozu, arkadaşların gülüşüydü. Aslında aradığımız şey tarhana değil; annemiz, babamız, sokağımızdı. İçimizde büyümeyi reddeden çocuğun sessiz isyanıydı bu.
Yer sofralarındaki yemekler bu yüzden unutulmazdı. Aynı kaptan yemek, aynı ekmeği pelişmek vardı. Bugün anne babası hayatta olmayan kaç kişi kardeşleriyle düzenli görüşüyor? Görüşmemek için ne çok mazeret üretiyoruz.
“Gelimli dünya, gidimli dünya, Son ucu ölümlü dünya.” derdi Dede Korkut.
Söke’nin taş kaplı sokaklarında sabahları gevrek kokusu yayılırdı. Annem hamur yoğururken leğenden düşen bir parça hamur, misafir habercisiydi. Evler küçüktü ama misafir eksik olmazdı. Bugün evler büyük, gönüller dar.
Bazlama, yepinti ekmeği, bir çanak zeytin, bir dilim peynir ve tavşan kanı çay… Karnımızla birlikte gönlümüz de doyardı. Yağmur yağınca evin her yanından su girerdi ama huzur evden dışarı asla çıkmazdı. Şimdi evler geniş ama huzur eve girecek kapı bulamıyor.
Bayramlar ayrı bir tat taşırdı. Herkes evdeydi, herkes birbirine yakındı. Bayram tatil değil; paylaşma, dua ve muhabbetti. Aşure kaynadı mı mahalle şenlenirdi. O kazana yalnızca buğday değil, dostluk da girerdi.
Çocuklukta yediğimiz yemeklerin tadı, aslında bir dönemin insan sıcaklığıydı. O yüzden hâlâ o tatları arıyoruz. Çünkü anlıyoruz ki çocukluk bir damak tadı değil; geçmişteki her şeye duyulan derin bir özlemmiş.
Sami Kocakaya
